eğitim sisteminin çarpıklıkları 1

eğitim sisteminin çarpıklıkları 1

2011
09.22

1975-80 doğumlu abilerimize (ve ablalarımıza) her zaman imrenerek bakmışımdır. Okullarını okudular, mesleklerini ellerine aldılar, evlendiler, çoçuk sahibi oldular, düzenlerini kurdular, yaşıyorlar özetle. Onların hemen arkasından gelen 84-86 doğumlu bizlerse neler gördük neler. Siyasi istikrarsızlıklar, ekonomik krizler (ilkokul 3. sınıfta öğretmenlerin topluca ve hızlı bir şekilde öğretmenler odasına gidişini hiç unutmam, Tansu Çiller “ekonomik paket” açıklıyordu. Kafamda fiziksel bir paket canlanıyordu o zamanlar), Milli Eğitim Bakanlığının üzerimizde türlü türlü denediği eğitim sistemi değişiklikleri, işsizlik… Nitekim ben ve akranlarım olarak bu ülkenin istikrarsız yönetiminden nasibimizi aldık, almaya devam ediyoruz. Yaşları 26-27 olan akranlarımın -kardeşlerim- çoğu 80 doğumlu abilerinin ablalarının 23-24′lü yaşlarda oturttuğu düzenin başlangıcına ulaşamadı.

Bunun en önemli iki sebebi eğitim ve işsizlik. Zaten bunlar da birbirini besleyen iki unsur. Türkiye’deki eğitim politikaları hiç bir zaman en doğru politikalar olmadı. Eğitim sistemimiz yamalı bohça gibi. Şu an yapılmaya çalışılan işler dahi sene 2011 olarak zamanın gerisinde ve daha çok tribünlere… Aslında bunları başka bir yazıda derlemeyi düşünüyordum, insan dolu olunca konudan sapmaya başlıyor.

Biz iyi kötü eğitimimizi tamamladık. Arkamızdan gelen ara jenerasyonun durumu ise daha vahim. Bizim dönemimizde eğitim sistemini çok bızıklıyorlardı, köprüyü geçemeden oyunun kuralları değişiveriyordu. Şimdiyse eğitim sistemi daha modern gözükmesine rağmen çok daha kötü durumda kalite açısından. Okullar daha disiplinsiz, sınıf mevcutları düzenlemelere rağmen yüksek. Ama en önemlisi öğretmenlerin durumu. Eski kalitede öğretmenler artık sayıca azınlıktalar. KPSS sadece pedagojik formasyon seviyesini, çoktan seçmeli test olarak ölçüyor. Branş bilgisini ölçen bir sistem yok (seneye getirilmesi düşüyor ama gelse bile sadece seneye alınacak öğretmenleri kapsayacak), öğretmenleri atandıktan sonra denetleyecek bir sistem yok. En önemlisi çalışan öğretmenler gerçekten eğitimci niteliğine sahip mi bu ölçülmüyor.

Ücretli öğretmenliğe ekstra değinmek istiyorum. Maliye bakanlığı bütçe ayırmadığından (ayıramadığından dolayı değil) dolayı Milli Eğitim Bakanlığı atamasını gerekleştiremediği 150.000 öğretmen eksiğini ücretli öğretmenlik sistemi ile yamamaya çalışıyor. Çok kısa özet bilgi verirsek bu ücretli öğretmenler haftalık 30 saat derse girebiliyor, ders başı 7.5 lira ücret alıyorlar (MEB yine verdiği saat başı ücretten SSK primi kesiyor bu arada). Yani resmi tatillere denk gelmeyen bi ayda bu öğretmen maksimum 900 lira para kazanabiliyor. İş garantisi yok, yerine bir tayin gelirse ya da okul müdürü istemezse işine son veriliyor. Ya da kendileri başka bir iş bulurlarsa öğretmenliği istedikleri an bırakabiliyorlar (2 hafta ihbar vardı sanırım ama iki hafta derslere girse ve hiç bir şey yapmasa, otursa, bu şimdi öğretmenlik mi yapmış olur?). Böyle bir öğretmen öğrencilere ne kadar faydalı olabilir eğitimci olarak biz çok iyi biliyoruz, velilerin de bunu düşünmesi lazım. Buraya kadar durum çok iç açıcı değil evet. Ben biraz daha içinizi karartayım da çocuklarımızın eğitiminden birinci derecede sorumlu devlet kuruluşu MEB’in daha başka nasıl uygulamalara imza atabileceğinin muhakemesini yapın. Ücretli öğretmenler eğitim fakültesi mezunu ya da pedagojik formasyon eğitimi almış olmak zorunda değil. 4 yıllık lisans mezunu olmak zorunda bile değil. İki yıllık meslek yüksek okulu herhangi bir bölüm bitirmiş bir kişi bile 21-22 yaşında çocuklarımızın doldurduğu sınıflara öğretmen sıfatıyla giriyor, eğitimin her kademesinde çocuklarımıza (sözde) eğitim veriyorlar. Doğu illerinde lise mezunu kişilerin bile ücretli öğretmenlik yaptıkları söylentileri var. Geçenlerde çıkan ücretli öğretmenlik haberini çoğu kişi atlamış olabilir. MYO Hayvan terbiyecisi mezunu bir genci ücretli olarak sınıf öğretmeni yapmışlar. Bu genç çocuklarımıza okuma-yazmadan başlayarak en temel hayat bilgilerini verecek.

Dersanecilik bizim zamanımızda başladı ufaktan ufaktan, şu anda ise tavan yapmış durumda. Eğitim sisteminin kalitesi ortada olunca bir rant alanı oluşması kaçınılmazdı. Ortaöğretimde çift başlı bir eğitim sistemi süregidiyor 10 yıldır. Öğrenciler okulda ama okulun fiziki imkanlarından ama öğretmenlerin niteliğinden ama kalabalık sınıf mevcutlarından ama kişisel öğrenme özelliklerinden dolayı bırakın kaliteliyi ortalama bir eğitim dahi alamıyorlar. Meslek liseleri haricinde bu öğrencilerin hepsi birer meslek sahibi olmak istiyorlarsa ortalama bir üniversite okumak zorunda. Lise eğitimi zayıf olunca da öğrenciler bir kaç sene, bazen bir lise süresi kadar dersanelerde zaman harcıyor, aileler ekonomik olarak, çocuklarsa psikolojik olarak yıpranıyor. Çünkü lise temeli zayıf olan bir öğrenci bir sene dersaneye giderek ortalama bir üniversite bölümü kazanamıyor. İkinci sene tekrar dersaneye gidiyor, bu sefer de üstündeki başarma zorunluluğu baskısı artıyor.

Lise zamanı gidilen dersaneyse öğrenciyi ekstra çalışma yükü altına soktuğundan dolayı öğrenciye nefes alma alanı bırakmıyor. Hafta içi okul, okul sonrası akşam etütleri, haftasonu dersane, yine eve verilen ödevler… Bireyin kişisel gelişiminin çok önemli olduğu (gelişim dönemi olarak “kritik dönem” olan) bir dönemde gençler üniversite hedefi içinde boğuluyorlar. Hakettikleri sosyal yaşantılardan mahrum kalıyorlar.

Dersanelerse özel ticari kuruluşlar. Öğrencinizin başarısı onun için sadece bir reklam amacı. Temeli iyi, ortalamanın üstünde öğrencilere yüzde elli ya da tam burs vererek dersanelerinin özel sınıflarında okutuyorlar. O öğrenciler dersanenin reklam vitrini çünkü. Kalan öğrencilerse dersanenin para kaynağı. Ortalamanın üstündekiler hariç dersaneler üniversite lisans bölümü başarı garantisi vermiyorlar, verenlerin fiyatları ise ortalamanın fazla üstünde. Dersane istatistiklerine de değinelim ve konuyu ilerletelim. Her dersane bir şeylerin birincisini çıkartıyor üniversite sınavlarında. Sadece Mecidiyeköy merkezdeki dersanelerin birincilerini toplayın 150 küsürlük bir birinci listesi çıkıyor. Dersaneler reklamlarında vitrinlerindeki öğrencilerin başarıları konusunda bile dürüst değiller. (İşini daha ciddi yapan dersaneleri ayırarak söylüyorum, sonuçta bu eğitim sisteminde başarı hedefleyen öğrenciler için bir başarı yolu dersane) Dersaneler binalarını kiralarlar, öğretmenlerine MEB’in verdiği ücretlerin üstünde bir ücret öderler (ortalama 3000-4000TL), öğrenci başına da sadece dersliklerdeki eğitim için ortalama kolejlerin yarısı bir ücret alırlar ve işlerine bakarlar. Milli Eğitimin gerçekleştiremese de milli misyonu ve vizyonu vardır.

Bizden sonraki nesil malesef bizden de kötü bir sınavdan geçiyor. Peki velilerin bu konu hakkında yapabilecekleri nedir?

Üniversite sınavına hazırlanan öğrencilere en temel şunu tavsiye ederim: “hızlı okuma tekniklerini öğren, uygula, okuma hızını geliştir.” çünkü bu zamana ve rakiplere karşı verilen bir sınav. Üniversiteyi kazanan özellikle erkek kardeşlerime de şunu tavsiye ederim: “Öğrenci eviniz olacaksa arkadaşlıkların gereksiz zedelenmemesi için eve tabuldot alın.” Verilebilecek tavsiye çok tabi, iki keskin örnek verdim sadece. Ne demişler: “gençler bilebilseydi, yaşlılar yapabilseydi”. Velilereyse şunu tavsiye edebilirim. Öğrencilerin başarısızlığının nedeni öncelikle aile, devamındaysa bir rehberlik sorunudur. Öğretimin niteliği bunlardan sonra gelir. Mesela sayısal, sözel ve eşit ağırlık nedir duymuşsunuzdur. Hiç insanların zeka düzeyleri ile alakalı “çoklu zeka kuramı”nı duydunuz mu? Ya da ergenlik psikolojisi hakkında bir kitap karıştırdınız mı? Örnekleri çoğaltırsam vicdani olarak kendinizi çok ama çok rahatsız hissedersiniz. Öğrencinizin ortalama bir eğitim başarısını yakalamasını arzu ediyorsanız, ki etmeyen aile var mıdır bilmiyorum, çocuğunuzun başarılı olacağına değil, ona verdiğiniz sevgi, ilgi ve nitelikli eğitim rehberliğine inanın. Er ya da geç fahiş rakamlarla dersanelere vereceğiniz paranızı çocuğunuzu tanımak için, çocuğunuzun da kendini tanıması için de harcayın. Anne baba olarak eğitim ve çocuk yetiştirme açısında nicelik ölçüsünde bilgili olun. MEB bünyesindeki rehberlik hizmetleri delişmiş ülkelerin çok ama çok gerisinde. Bundan dolayı dersaneler gibi rehberlik konusunda da özel kurumlara gitmekten çekinmeyin. Çocuğunuzun kişiliğinin sağlıklı bir şekilde gelişmesinde bilmeden onun karşısında olmayın, onu bu konuda destekleyin, yönlendirin. Çocuk yetiştirmede bunları zamanında hakkıyla yapamayanlar, ilerleyen zamanda çocuklarında görmek istedikleri nitelikleri, başarıları para ile satın alamazlar. Ne demişler “Hayatta paranın satın alamayacağı şeyler vardır, geri kalan her şey için mastercard.”

Aslında bu yazıda “bir uzaktan eğitim desteği”nden bahsedecektim ama insan (eğitimci kimliğimle) dolu su öncelikle akması gereken yöne doğru akıyor. İnşallah bir sonraki yazımıza…

Tags: dersane, dersanecilik, eğitim, hayvan tebiyecisi, meb, öğretmen, rehberlik, ücretli öğretmen, ünidersite, zurrani

This entry was posted on Perşembe, Eylül 22nd, 2011 at 14:28 and is filed under eleştiri, eğitim, gündem. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can skip to the end and leave a response. Pinging is currently not allowed.

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *